12 Eylül’ün yıldönümünde yine darbeyi konuştuk. Tankları, postalları, sıkıyönetimi, kapatılan Meclis’i, yasakları ve bir gecede değiştirilen siyasal düzeni hatırladık. Fakat her 12 Eylül’de yeniden sormamız gereken bir soru var: Darbe dediğimiz şey gerçekten yalnızca askerlerin yaptığı, tankların sokaklara çıktığı, silahların konuştuğu bir iktidar müdahalesi midir?
Türkiye’de darbe kavramının zihnimizdeki görüntüsü o kadar güçlüdür ki darbe denildiğinde hemen üniforma, apolet, tank ve silah akla geliyor. Oysa bunlar darbenin kendisi değil, onun tarihsel olarak aldığı biçimlerdir.
Darbeyi yalnızca yapanın kimliği üzerinden tanımlamak, kavramın özünü biçimine indirgemektir.
Askeri darbede silahlı güç kullanılarak anayasal düzen ve demokratik siyaset devre dışı bırakılır. Parlamento etkisizleştirilir, siyasal faaliyetler yasaklanır, temel hak ve özgürlükler sınırlandırılır; hukuk düzeninin yerine darbecilerin iradesi geçirilir. Demek ki tanklar ve silahlar, darbenin görünen araçlarıdır. Asıl mesele, anayasal düzenin fiilen ortadan kaldırılmasıdır.
Bu nedenle darbeyi yalnızca askeri müdahalenin biçimiyle değil, anayasal hukuk düzeninin ve demokratik siyasal düzenin fiilen devre dışı bırakılmasıyla birlikte düşünmek gerekir. Başka bir deyişle, darbenin özü hukukun ve demokratik düzenin askıya alınmasıdır.
Öyleyse asıl soru şudur: Hukuk hâlâ iktidarı bağlıyor mu? Demokratik irade hâlâ özgürce ortaya çıkabiliyor mu?
Çünkü demokratik rejimin temel dayanaklarından ikisi, halkın özgür iradesini ortaya koyabildiği seçimler ile iktidarın da bağlı olduğu hukuk düzenidir. Bu iki dayanak aşındırıldığında, sandığın varlığı tek başına demokrasiyi garanti etmez.
Üsküdar’da yakın zamanda yaşananlar bu bakımdan güncel bir örnek olarak karşımızda duruyor. Seçilmiş belediye başkanı Sinem Dedetaş’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan başkanvekilliği seçiminde CHP adayı seçimi kazanmış, seçim daha sonra yenilenmiş ve son seçimde AKP’nin adayı başkanvekili seçilmiştir.
Buradaki asıl mesele yalnızca kimin seçildiği değildir. Mesele, seçilmiş bir yönetimin ve ortaya çıkmış bir seçim iradesinin hangi hukuksal süreçlerle etkisizleştirildiğidir. Demokratik bir seçim mekanizması hukuk dışı ya da hukuku dolanarak işletilen yöntemlerle sonuçsuz bırakılabiliyorsa burada yalnızca bir belediye tartışması değil, demokrasinin temel kurallarına ilişkin çok daha önemli bir sorun vardır.
Tek tek hukuka aykırı işlemlerle hukukun ve demokratik düzenin sistematik biçimde devre dışı bırakılmasını birbirine karıştırmamak gerekir. Fakat hukuksuzluk tekil bir işlem olmaktan çıkıp anayasal düzenin temel güvencelerini etkisizleştiren bir siyasal yönteme dönüşüyorsa artık yaşananı yalnızca “hukuka aykırılık” sözcüğüyle açıklamak da yeterli değildir.
İşte “sivil darbe” kavramı burada anlam kazanır. Askeri darbede üniforma, darbenin görünen yüzüdür; özünde ise anayasal düzenin askıya alınması vardır. Aynı sonuç, silahlı kuvvetler tarafından değil de sivil bir siyasal iktidarın hukuk düzenini etkisizleştiren yöntemleriyle ortaya çıkıyorsa sırf üzerinde üniforma bulunmadığı için buna başka bir ad vermek kavramsal bir kolaycılık olur.
Darbe asker yaparsa darbe, sivil iktidar yaparsa yalnızca hukuksuzluk değildir. Aynı fiili, yapanın kimliğine göre iki farklı kavramla açıklayamayız. Darbeyi tankın paletinde, postalda ya da apolette aramak; darbenin kendisini değil, yalnızca görüntüsünü tanımaktır.
12 Eylül bize darbenin apoletli yüzünü gösterdi. Bugün demokrasi ve hukuk düzenini savunmak istiyorsak darbenin yalnızca üniformalı olanını değil, apoletsiz olanını da tanıyabilecek bir siyasal bilinç geliştirmek zorundayız.
Çünkü hukuku askıya alan irade, üniforma taşıyıp taşımadığına bakmaksızın, demokratik düzenin karşısına geçmiş olur.