CANLI
Ana Sayfa🇹🇷 Türkiye🌍 Dünya📈 Ekonomi⚽ Spor💻 Teknoloji🎭 Magazin
Ana SayfaTeknolojiBilim dünyasının bir zamanlar ciddiye al
💻 Teknoloji

Bilim dünyasının bir zamanlar ciddiye aldığı 5 tuhaf teori

Technopat·🕐 2 sa önce·👁 0 görüntülenme
Bilim dünyasının bir zamanlar ciddiye aldığı 5 tuhaf teori
Bilim tarihi dümdüz ilerleyen bir çizgi değil. Bugün ilk bakışta garip, hatta komik görünen bazı fikirler kendi dönemlerinde son derece ciddi biçimde tartışıldı. Kimi zaman ders kitaplarına girdi, kimi zaman da yıllarca en güçlü açıklama olarak kabul gördü. Dünya’nın evrenin merkezi sayılması, yanmanın görünmez bir maddeyle açıklanması ya da Mars’ta dev kanallar olduğuna inanılması bunun […] Devamı: Bilim dünyasının bir zamanlar ciddiye aldığı 5 tuhaf teori Technopat

Bilim tarihi dümdüz ilerleyen bir çizgi değil. Bugün ilk bakışta garip, hatta komik görünen bazı fikirler kendi dönemlerinde son derece ciddi biçimde tartışıldı. Kimi zaman ders kitaplarına girdi, kimi zaman da yıllarca en güçlü açıklama olarak kabul gördü. Dünya’nın evrenin merkezi sayılması, yanmanın görünmez bir maddeyle açıklanması ya da Mars’ta dev kanallar olduğuna inanılması bunun en bilinen örnekleri arasında.

İşin ilginç yanı şu ki bu teorilerin çoğu cehaletten değil, dönemin ölçüm araçları ve gözlem sınırları içinde makul görünmelerinden doğdu. Sonrasında daha hassas deneyler, daha iyi teleskoplar ve daha sağlam yöntemler devreye girince tablo değişti. Bilimin kendini düzeltme gücü de tam burada ortaya çıktı.

Bugün tuhaf gelen birçok bilimsel teori, kendi döneminde eldeki verilerle makul kabul ediliyordu.

Flogiston, miasma ve esir gibi fikirler, yeni deneyler ve daha hassas gözlemlerle terk edildi.

Mars kanalları örneği, gözlem hatasının bile bilim tarihinde ne kadar büyük bir etki yaratabildiğini gösterdi.

Bilimde bir fikrin uzun süre yaşaması onun sonsuza kadar doğru kalacağı anlamına gelmiyor. Bir teori eldeki gözlemleri açıklayabildiği sürece güçlü görünür. Ne zaman ki yeni veri gelir ve eski çerçeve bunu taşımakta zorlanır, işte o zaman bilim yön değiştirir. Aşağıdaki örnekler tam da bu yüzden önemli.

Yüzyıllar boyunca en yaygın kabul gören tablo Dünya’nın hareketsiz biçimde merkezde durduğu geosantrik modeldi. Britannica’ya göre bu yaklaşımın en gelişmiş biçimi 2. yüzyılda İskenderiyeli Batlamyus’un kurduğu sistemdi ve bu model 16. yüzyıla kadar genel kabul gördü.

Bugünden bakınca bu düşünce kaba bir yanılgı gibi görünebilir. Oysa gökyüzüne çıplak gözle bakıldığında Güneş’in, Ay’ın ve gezegenlerin Dünya çevresinde dönüyormuş gibi görünmesi bu modeli doğal biçimde güçlendiriyordu.

Batlamyus sistemi de basit bir tahminden ibaret değildi. Gezegenlerin geri gidiyormuş gibi görünen hareketlerini açıklamak için oldukça karmaşık matematiksel düzenekler kullanıyordu.

17 ve 18. yüzyıl kimyasında etkili olan flogiston teorisi yanabilen maddelerin içinde flogiston adlı görünmez bir ateş ilkesi bulunduğunu savunuyordu. Buna göre bir şey yandığında ya da metal paslandığında bu madde dışarı çıkıyordu. Teori bir dönem o kadar etkili oldu ki yanma ve oksitlenme gibi farklı süreçleri aynı çatı altında açıklayan güçlü bir çerçeve gibi görüldü

Sorun, ölçümler hassaslaştıkça bazı metallerin yandıktan sonra hafiflemediği, tersine daha ağır hale geldiği görüldü. Bu durum flogiston fikrini zorladı. Antoine Lavoisier’in 18. yüzyılın sonlarına doğru yaptığı çalışmalar yanmanın madde kaybıyla değil oksijenle ilişkili olduğunu gösterince teori çözülmeye başladı.

Benzer bir durum biyoloji ve tıpta da yaşandı. Spontaneous generation yani kendiliğinden oluşum düşüncesi canlıların cansız maddeden doğrudan ortaya çıkabileceğini öne sürüyordu. Britannica’nın aktardığı klasik örneklerden biri ekmek ve peynirle sarılmış bezlerin bir süre sonra fare ürettiği inancıydı. Bu fikir Francesco Redi’nin 1668’deki deneyleri ve daha sonra Louis Pasteur’nün 19. yüzyıldaki çalışmalarıyla büyük darbe aldı.

Hastalık tarafında ise uzun süre miasma düşüncesi hakimdi. Buna göre kolera gibi salgınlar çürüyen maddelerden yükselen kötü kokulu ve kirli havayla yayılıyordu. Bu yaklaşım özellikle 19. yüzyılda tıp çevrelerinde ciddi biçimde benimsendi. Mikrop teorisi güç kazandıkça, hastalıkların kaynağının kötü hava değil mikroorganizmalar olduğu netleşti.

19. yüzyıl fiziğinde bir başka büyük fikir, ışığın boşlukta tek başına ilerleyemeyeceği ve mutlaka bir ortam gerektirdiği düşüncesiydi. Bu yüzden luminiferous ether yani ışık taşıyan esir kavramı ortaya atıldı. Britannica, bu esirin tüm uzayı dolduran, ağırlıksız, saydam ve fiziksel olarak doğrudan saptanamayan bir madde olarak tasarlandığını aktarıyor.

Bu düşünce yalnızca felsefi bir fikir olarak kalmadı. Michelson-Morley deneyi, Dünya’nın bu varsayımsal esir içindeki hareketini saptamaya çalıştı. Ancak beklenen sonuç gelmedi. Deneyler ilerledikçe ve modern fizik yeni bir çerçeve kurdukça esir fikri bilimdeki ağırlığını kaybetti.

Mars kanalları hikayesi ise bilim tarihinin en çarpıcı örneklerinden biri. NASA kayıtlarına göre 19. yüzyıl sonlarında Giovanni Schiaparelli’nin Mars yüzeyinde gördüğü çizgisel yapılar canali olarak anıldı. Percival Lowell ise bu çizgileri su taşıyan yapay kanallar ve dolayısıyla gelişmiş bir Mars uygarlığının izi olarak yorumladı. Lowell bu fikri kitapları ve gözlemevi çalışmalarıyla iyice popüler hale getirdi.

Sonradan daha iyi gözlemler ve uzay çağı verileri bu kanalların gerçekte optik yanılsama ve yorum hatasıyla ilişkili olduğunu ortaya koydu. Yine de bu yanlış fikir Mars’a yönelik ilgiyi büyüttü ve gezegene dair bilimsel merakı uzun süre canlı tuttu.

Bu teoriler bugün kulağa tuhaf gelse de bilim tarihinin kenarında kalmış eğlenceli anekdotlar değil. Tam tersine ölçümün, tekrar edilebilir deneyin ve daha iyi gözlemin neden bu kadar önemli olduğunu gösteriyorlar. Bilim bazen yanlış yola sapabiliyor ama esas fark o yanlışı kalıcı inanç gibi taşımak yerine zamanla düzeltebilmesinde. Bugün yeni teknolojilere ve büyük iddialara bakarken ihtiyaç duyulan şey de tam olarak bu temkin.

Kaynak: TechnopatOrijinal Habere Git →
İlgili Haberler