Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, küresel dengelerin yeniden kurulduğu ve güç merkezlerinin eksen değiştirdiği bir dönemde Türkiye’nin vizyonunu Amerikan Newsweek dergisine değerlendirdi.
Vladimir Putin ile temasını sürdüren tek NATO lideri konumunda bulunan ve Donald Trump ile doğrudan iletişim kurabilen Erdoğan, aynı zamanda Tahran ile diyalog kanallarını açık tutan nadir liderlerden biri olarak öne çıkıyor.
Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan yeni savunma mutabakatıyla bölgesel caydırıcılıkta yeni bir sayfa açan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Newsweek’e verdiği özel mülakatta Türkiye’nin küresel siyasetteki duruşunu net ifadelerle ortaya koydu.
Newsweek: Uluslararası ilişkiler açısından çalkantılı bir dönemde, Türkiye'nin Avrupa ve Orta Doğu'daki çatışmaların arasında müstesna bir konumda bulunduğu bir sırada Birleşmiş Milletler'e geliyorsunuz. Bu yılki Genel Kurul için temel hedefleriniz nelerdir?
Erdoğan: Dünya köklü değişimlerden geçiyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Güneyimizdeki ve doğumuzdaki çatışmalar ise bölgemizin güvenliğini, ekonomisini ve istikrarını doğrudan etkiliyor. Böyle zamanlarda diplomasi alanını daraltmak yerine genişletmek uluslararası toplumun ortak sorumluluğudur.
Türkiye'nin Genel Kurul'daki önceliği; çatışmaların diğer bölgelere yayılmasını önlemek, diplomatik kanalları açık tutmak ve tarafların yeniden müzakere masasına dönmesine katkıda bulunmaktır. Rusya-Ukrayna savaşından Orta Doğu'daki gerilimlere kadar Türkiye, çatışmaların tüm taraflarıyla diyaloğu sürdürebilen ve barış için inisiyatif alabilen bir ülkedir.
Dünyanın ağırlık merkezi kayıyor. Yeni güç merkezleri ortaya çıktıkça, daha fazla ülke küresel karar alma süreçlerinde hak ettiği yeri talep ediyor. Birleşmiş Milletler bu dönüşümün gerisinde kalmamalıdır.
Güvenlik Konseyi'nin daha temsil edici, daha etkili ve daha hesap verebilir hale gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Genel Kurul'un iradesinin karar alma süreçlerine daha güçlü yansıdığı ve sorumluluğun daha adil paylaşıldığı bir uluslararası sistem inşa etmek için reform artık ertelenemez.
Newsweek: Özellikle Türkiye ile doğrudan sınırı bulunan İran ile ABD-İsrail savaşı etrafında büyük bir belirsizlik hâkim. Her iki tarafa da barış yolunu seçme çağrısında bulundunuz, ancak gerilimin tırmanmaya devam ettiği bir ortamda, bu durumun yol açtığı küresel istikrarsızlıkla mücadele etmek için bundan sonra ne gibi adımlar atmayı öngörüyorsunuz?
Erdoğan: Gerilimi daha da tırmandıracak adımlardan kaçınmak ve tarafları müzakere için bir araya getirmek gerekmektedir. Kalıcı bir çözüm ancak bu yaklaşımla sağlanabilir.
Amerika Birleşik Devletleri bizim NATO kapsamındaki müttefikimizdir. İran ise komşumuzdur. Sayın Başkan Trump ile yaptığım son görüşmede, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilimin çözümü için diplomasiden azami ölçüde yararlanılması gerektiğini de vurguladım. İranlı muhataplarımızla iletişim kanallarımız da açıktır.
Türkiye'nin en önemli avantajlarından biri, anlaşmazlıklara taraf olan kesimlerle temas kurabilme yeteneğidir. Gerilimin azaltılmasına yardımcı olmak amacıyla bu avantajımızdan yararlanıyoruz. Bu temasların başarısı hem bölgemizin güvenliği hem de küresel ekonomi açısından önem taşımaktadır. Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim, enerji arzını ve küresel ticareti doğrudan etkilemektedir. Önceliğimiz, çatışmanın yayılmasını önlemek, ticaret yollarının güvenliğini sağlamak ve tarafları yeniden müzakere masasına getirmektir.
Newsweek: Türkiye geçen ay Pakistan ve Suudi Arabistan ile karşılıklı savunma anlaşması imzaladı; bazı çevreler bu kararı, ABD güvenlik garantilerinin dışında, hem İran hem de İsrail'e karşı bölgesel caydırıcılığı güçlendirme hamlesi olarak değerlendirdi. Bu paktın mesajı ve stratejik değeri nedir ve İran ya da müttefiklerinin Irak ve Yemen'den Suudi Arabistan'a yönelik düzenleyebileceği saldırılara yanıt olarak Türkiye'nin müdahalede bulunma olasılığını doğurur mu?
Erdoğan: Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı İran'a, İsrail'e ya da herhangi bir üçüncü ülkeye karşı kurulmuş bir ittifak olarak görmek doğru olmaz. Bu anlaşma, daha güvenli, huzurlu ve müreffeh bir gelecek inşa etme yönündeki ortak sorumluluğumuzun bir ifadesidir.
Uzun zamandır bölgesel meselelerin yine bölge ülkeleri tarafından ele alınması gerektiğini vurguluyoruz. Güvenliğimizi pekiştirmeyi, caydırıcılığımızı artırmayı ve bölgemizde kalıcı istikrarı güçlendirmeyi hedefliyoruz.
Anlaşma, BM Şartı'nın 51. maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkına dayanmaktadır. Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır.
Sağlanacak yanıtın niteliği, saldırıya uğrayan ülkenin talebi ve ihtiyaçları doğrultusunda belirlenecektir. Bu destek istihbarat, lojistik veya mühimmat yardımı şeklinde olabilir. Tehdidin boyutuna bağlı olarak daha ileri düzeyde askeri destek de değerlendirilebilir. Bu tür bir desteğin nasıl sağlanacağına, ilgili siyasi ve askeri mekanizmalar istişare ve koordinasyon yoluyla karar verecektir.
Dolayısıyla bu aşamada Irak'ta, Yemen'de veya başka bir yerde meydana gelebilecek her olay için otomatik bir askeri karşılık senaryosu öngörmek doğru olmayacaktır.
Newsweek: Başkan Trump sizden sık sık övgüyle bahsetti ve diğer NATO üyelerini yetersiz katılım göstermekle eleştirirken Türkiye'nin İran çatışmasına müdahale etmemesini takdir etti. Bu ilişki, Türkiye-ABD ilişkilerini geliştirmek açısından ne gibi fırsatlar sunabilir ve örneğin Beyaz Saray'ın İran'ın ticaret ortaklarına yönelik yaptırım tehditlerini hayata geçirmesi durumunda tablonun değişebileceğinden endişe duyuyor musunuz?
Erdoğan: Sayın Başkan Trump ile birbirimizle doğrudan ve açık bir şekilde konuşmamıza imkân tanıyan bir ilişkimiz var. Bunun hem Türkiye-ABD ilişkileri hem de bölgemizdeki gelişmeler açısından önemli bir fırsat olduğuna inanıyorum.
Son görüşmemizde, İran meselesinden bölgesel güvenliğe, Gazze'den ikili ilişkilerimize kadar geniş bir yelpazedeki konuları doğrudan ele aldık. Liderler arasında açık iletişim olduğunda, zaman zaman ortaya çıkabilecek görüş ayrılıklarını yönetmek ve ortak çözümler geliştirmek kolaylaşır.
Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri köklü, derin ve çok boyutlu bir müttefiklik ilişkisine sahiptir. Özellikle savunma sanayii, ticaret ve bölgesel güvenlik alanlarında köklü bir iş birliği geçmişimiz ve bu iş birliğini daha da geliştirme yönünde önemli bir potansiyelimiz bulunmaktadır.
Dolayısıyla sağlam temellere dayanan böylesine güçlü ilişkileri varsayımsal senaryolar üzerinden tartışmayı uygun bulmuyorum. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki mevcut duruma ilişkin olarak Sayın Başkan Trump ile samimi bir diyalog yürütüyoruz.
Vakti geldiğinde, olası gelişmeleri yine aynı açıklıkla ele alırız. Ancak ifade edebileceğim husus şudur ki; Türkiye, egemen bir devlet olarak komşularıyla olan ilişkilerini, müttefiklik taahhütlerini, bölgesel sorumluluklarını ve milli menfaatlerini en dengeli ve en uygun şekilde gözeterek bugüne kadar olduğu gibi hareket etmeye devam edecektir.
Newsweek: Başkan Trump'ın, sizin sert ifadelerle eleştirdiğiniz İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile de yakın bir ilişkisi bulunuyor. Bazı İsrailli yetkililerin Türkiye'yi İran'dan sonraki "sonraki" tehdit olarak göstermeye başladığı bir dönemde, İsrail'in ABD yönetimi üzerindeki nüfuzundan endişe duyuyor musunuz?
Erdoğan: Türkiye-ABD ilişkilerini üçüncü bir ülke üzerinden tanımlamam. Washington'daki muhatabımız Amerika Birleşik Devletleri yönetimidir. Sayın Başkan Trump ile görüşmemiz gereken bir konu olduğunda doğrudan kendisiyle konuşuyoruz.
İsrail hükümetiyle de birçok konuda ciddi görüş ayrılıklarımız olduğu herkesçe bilinmektedir. Son dönemde İsrail'de Türkiye'yi yeni bir tehdit kaynağı olarak göstermeyi amaçlayan yanlış bir söylem körüklenmektedir. Bu söylemin İsrail'in iç siyasi dinamikleri ve seçim atmosferiyle bağlantılı olduğunu değerlendiriyoruz.
Bu söylemi, bölgesel barışa katkı sağlayan sorumlu bir yaklaşım olarak görmüyoruz. Türkiye'nin İsrail halkına ya da başka bir topluma karşı herhangi bir husumeti yoktur. Karşı çıktığımız husus, uluslararası hukuka aykırı bulduğumuz politikalar ve bölgemizdeki istikrarsızlığı derinleştiren adımlardır.
Newsweek: İsrail'in Suriye'ye yönelik son saldırıları ve Yunanistan ile imzaladığı savunma anlaşması gibi konular İsrail-Türkiye rekabetinde gerilim noktaları olarak öne çıktı. Bu gerilimlerin askeri bir çatışmaya dönüşebileceği senaryolar öngörüyor musunuz? Bu durum NATO için ne anlama gelir?
Erdoğan: Türkiye dış politikasını kaçınılmaz savaş senaryoları üzerine kurgulamaz. Suriye konusundaki yaklaşımımız nettir. Suriye'nin egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve milli birliğinin korunmasını istiyoruz. Ülkenin toparlanması, devlet kurumlarını güçlendirmesi ve terörle mücadele kapasitesini artırması tüm bölgemizin yararınadır.
İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını da bu çerçevede değerlendiriyoruz. İsrail'in uluslararası hukuku ve yerleşik kuralları hiçe sayan saldırıları, açıkça Suriye'nin egemenliğini zedelemekte ve bölgede istikrarın sağlanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa Suriye'deki istikrar, İsrail de dâhil olmak üzere tüm bölgemizin barışına ve gelişmesine katkı sağlayacaktır.
Yunanistan'ın veya başka bir ülkenin üçüncü ülkelerle geliştirdiği ilişkiler kendi tercihleridir. Türkiye her ikili ilişkiyi kendisine yöneltilmiş bir tehdit olarak görmez. Yine de milli güvenliğimizi, yasal hak ve menfaatlerimizi tehlikeye atabilecek her türlü adımı yakından takip ediyoruz.
Türkiye, NATO'da güçlü bir konuma ve nüfuza sahiptir. Varsayımsal bir askeri karşı karşıya gelişin İttifak açısından sonuçlarını tartışmak yerine, böyle bir ihtimalin ortaya çıkmasını önlemek için diplomasiye odaklanmak daha sağduyulu bir yaklaşım olacaktır.
Bölgemizde kalıcı güvenliğin yolu; gerilimi azaltan, caydırıcılığı güçlendiren, karşılıklı kuşatma anlayışını aşan ve uluslararası hukuka dayanan, 360 derecelik güvenlik yaklaşımıyla şekillenmiş müttefiklik ilişkileri ve bölgesel ortaklıklar üzerine inşa edilen bir güvenlik mimarisinden geçmektedir.
Newsweek: Suriye'deki gerilime rağmen, PKK'nın feshedilmesi de dâhil olmak üzere, bu sahada Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda bir dizi başarıya tanık olundu. Bu başarı Türkiye'nin milli güvenliği açısından ne anlam ifade ediyor ve Irak'ın kuzeyinde, bazıları tarihsel olarak PKK bağlantılı olan İranlı Kürt muhalif hareketleri desteklemeye yönelik ABD veya İsrail girişimlerinden endişe duyuyor musunuz?
Erdoğan: "Terörsüz Türkiye", bizim için takvim meselesinin ötesinde stratejik bir hedeftir. On yıllardır can alan, kaynaklarımızı tüketen, ülkemizin ve bölgemizin kalkınmasını engelleyen terör konusunu gündemimizden kalıcı olarak çıkarmak istiyoruz.
Bu bakımdan PKK'nın kendini feshetme ve silah bırakma kararını önemli bir dönüm noktası olarak görüyoruz. En kritik husus, bu kararların sahada eksiksiz şekilde uygulanmasıdır. Örgütün tüm unsurları silah bırakmalı, yasa dışı yapılanma tasfiye edilmeli ve devletimizin ilgili kurumları bu süreci teyit edip doğrulamalıdır.
Suriye'deki gelişmeleri de aynı anlayışla takip ediyoruz. Oradaki tüm silahlı unsurların merkezi devlet yapısı altında entegre olması, Suriye'nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve toplumsal bütünleşmesini güçlendirmek açısından elzemdir. Bu sürecin eşit vatandaşlık temelinde ilerlemesini ve Kürtler de dâhil olmak üzere tüm Suriyelilerin daha fazla güvenlik, özgürlük ve refahtan yararlanabileceği bir düzenin kurulmasını destekliyoruz. Suriye'nin birliği güçlendikçe bölgemizin güvenliği de güçlenecektir.
Ayrıca PKK/PJAK'ın İran'daki gelişmelerden doğan durumdan faydalanma girişimlerini de yakından izliyoruz. İran halkı, İran'ın iç meselelerini dış müdahale olmadan çözmelidir. Etnik ve mezhepsel fay hatlarının tetiklenmesi İran'ı ve tüm bölgemizi uzun süreli bir istikrarsızlığa sürükler. Buna izin verilmemelidir.
Kürtler bizim kardeşlerimizdir. Bin yıldır yan yana, birlikte yaşadık. Sevinçlerimiz ortaktır. Her zaman söylediğim gibi Kürtler, Araplar ve Türkler birbirinden ayrılamaz bir şekilde bağlıdır. Kürt kardeşlerimizin huzurunu, güvenliğini ve refahını terör örgütlerinin ya da dış güçlerin ajandalarından ayrı tutuyoruz. Türkiye'nin kriteri etnik kimlik değil; terör, şiddet ve milli güvenliğimize yönelik tehditlerdir. Bölgemizdeki hiçbir toplumun başka ülkelerin vekalet savaşlarında kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz.
Newsweek: Avrupa konusuna gelecek olursak, Rusya-Ukrayna savaşıyla bağlantılı endişe verici bazı eğilimler ve Avrupalı yetkililerin Moskova'nın "hibrit savaşı" olarak değerlendirdiği saldırı ve sabotaj eylemleri haberlerinde artış görülüyor. NATO'nun en büyük ikinci ordusunun başkomutanı olmanın yanı sıra Sayın Başkan Putin ile iletişimini sürdüren bir lider olarak, Avrupa'da daha geniş çaplı bir çatışmaya doğru muhtemel bir tırmanmadan endişe duyuyor musunuz ve Türkiye'nin barışa arabuluculuk etme konusunda oynayabileceği bir rol hâlâ var mı?
Erdoğan: Rusya-Ukrayna savaşının daha geniş bir bölgeye yayılma riskini göz ardı etmiyoruz. Avrupa'daki sabotaj ve hibrit faaliyet iddiaları da mevcut güvenlik ortamının kırılganlığını artırıyor. Bu süreçte sağduyuyla hareket etmek, iddiaları somut delillere dayanarak değerlendirmek ve gerilimi daha da tırmandırabilecek adımlardan kaçınmak gerekiyor. Türkiye'nin önceliği, savaşın diğer ülkeleri de içine çeken bir çatışmaya dönüşmesini engellemektir.
Türkiye'nin Rusya-Ukrayna savaşı konusundaki tutumu dört yılı aşkın süredir değişmemiştir. İstanbul görüşmeleri, Karadeniz Tahıl Girişimi ve esir takasları, her iki tarafla da temas kurabilme yeteneğimizin somut sonuçlarıdır. Türkiye güçlü bir NATO müttefikidir.
Aynı zamanda hem Sayın Başkan Putin hem de Ukrayna yönetimiyle doğrudan temasımızı sürdürebiliyoruz. Bunda herhangi bir çelişki görmüyorum. Arabuluculuk yapabilmek için çatışmanın her iki tarafıyla da konuşabiliyor olmanız gerekir. Sayın Başkan Putin ile Bişkek'teki son görüşmemde de Türkiye'nin barışın sağlanması için üzerine düşeni yapmaya hazır olduğunu açıkça belirttim.
Bugün özellikle önem verdiğimiz konulardan biri Karadeniz'deki güvenliktir. Sivil seyrüseferin, ticaret yollarının ve enerji altyapısının savaşın dışında kalmasını sağlamak amacıyla taraflarla temaslarımızı sürdürüyoruz. Karadeniz'de ticari deniz taşımacılığının güvenliğini kalıcı olarak sağlayacak bir mekanizmaya ihtiyaç olduğuna inanıyorum.
Savaş devam ettikçe insani, ekonomik ve siyasi maliyetleri artmaya devam ediyor. Gerekli siyasi irade ortaya konulduğunda Türkiye, tarafların yeniden müzakere masasına dönmesine ve barışın yolunun açılmasına katkıda bulunmaya hazırdır.
