CANLI
Ana Sayfa🇹🇷 Türkiye🌍 Dünya📈 Ekonomi⚽ Spor💻 Teknoloji🎭 Magazin
Ana SayfaEkonomiNâzım’ın baktığı yerden: Romantika
📈 Ekonomi

Nâzım’ın baktığı yerden: Romantika

Ekonomim.com·🕐 7 sa önce·👁 1 görüntülenme
Nâzım’ın baktığı yerden: Romantika
İzmir’de açılan ‘Romantika’ sergisi, Nâzım Hikmet’i yalnızca eserleriyle değil; çalışma masasından kamerasına, mektuplarından sevdalarına uzanan gündelik ayrıntılarıyla, yani ‘insan’ hâliyle selamlıyor.

Kırmızı tavanlı, açık renk bir otomobil… Açılan kapısı, çevresinde dolaşan insanlar… Güneş gözlükleri, topuz yaptığı saçlarıyla kameraya dönen bir kadın…

Vera Tulyakova, Nâzım Hikmet’in eşi.

Yıl 1962. Kameranın arkasında Nâzım var.

Eski filmin renklerinde zamanın izi hissediliyor. Görüntüler bugünün alıştığımız keskinliğinden uzak. Fakat Vera’nın yüzüne bakarken, onu kaydeden insanı da düşününce, aradan geçen yıllar bir an için kısalıyor.

Sevdiği kadına bakan bir şair… O bakışın içinden bugüne ulaşan birkaç saniye…

Nâzım’ın baktığı yere bakıyoruz. Vera, kameraya yöneldiğinde bakışının ardında Nâzım’ın bulunduğunu biliyoruz. Bizi duygulandıran yakınlık biraz da buradan doğuyor. İki insanın arasında yaşanmış bir âna, yıllar sonra usulca yaklaşıyoruz.

Vera, başını çeviriyor, gülümsüyor, günün içindeki hayatını sürdürüyor. Nâzım’ın onu kaydedişinde, sevdiği insana yönelen o kişisel dikkati hissediyorum. Sevdiğimiz birinin yüzünde, başkalarının göremeyeceği ayrıntıları tanımamız gibi…

Filmin hangi ânında şairin içinden ne geçtiğini bilemeyiz. Ama bu görüntülere bakarken, sevmenin biraz da dikkat etmek olduğunu düşünüyorum. Bir yüzün dönüşüne, bir gülümsemenin başlayışına, herkes için sıradan olabilecek küçücük bir harekete…

Vera’nın yüzünde, şiirin içinde

Bir de “Saman Sarısı” geliyor aklıma.

“saçları saman sarısı kirpikleri mavi”

Şiir boyunca dönüp dönüp karşılaştığımız Vera… Bir yataklı vagonun alacakaranlığında, bir otel odasında, bir gar buluşmasında… Nâzım’ın şehirler, hatıralar ve zamanlar arasında dolaşan anlatısında onun varlığını hep hissediyoruz. Bazen uyuyor, bazen şairin elini tutuyor; bazen de yokluğuyla koca bir şehri boşaltıyor. Kaydın ilerleyen anlarında Prag sokaklarında da karşılaşıyoruz Nâzım’la.

Kameranın arkasındaki Nâzım’ın bakışıyla şiirdeki sesi birbirine yaklaşıyor.

“vakitleri yakalamak istiyorum / parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının”

Görüntüleri izlerken bu dizeler yankılanıyor belleğimde. Kameranın kaydettiği küçücük hareketlerde, geçip gideni tutma isteğinin bir karşılığını buluyorum. Vera’nın başını çevirmesi, yüzündeki ifadenin değişmesi… Yaşanırken hemen ardından başka bir ânın geldiği, geri dönüp bakmaya fırsat bulamadığımız şeyler.

Film onları yeniden görmemize izin veriyor.

Vera’nın görüntülerinde beni duygulandıran şey, Nâzım’ın sevdiği kadının yüzünü görmekten daha derine uzanıyor. O yüzün, bir şairin kelimelerinde ne kadar geniş bir hayata karıştığını düşünüyorum.

Bir de şiirin sonundaki o sevecen sesleniş:

“bir de bir saman sarısı, belâsı başımın.”

Uzun yolculuğun, şehirlerin, ayrılıkların ardından insanı gülümseten bir yakınlık… Filmde Vera kameraya döndüğünde, o seslenişi yeniden duyar gibi oluyorum.

1962’nin içinden bize ulaşan bu görüntülerde beni hüzünlendiren bir şey daha var: Biz, onların henüz yaşamadığı zamanı biliyoruz. Nâzım’ın ertesi yıl hayata veda edeceğini… Oysa filmde gün sürüyor. Bir otomobilin kapısı açılıyor, insanlar hareket ediyor, Vera kameraya bakıyor.

İnsan böyle anlarda görüntünün biraz daha devam etmesini istiyor. Sanki film sürdükçe ayrılık da gecikecekmiş gibi…

İzmir Kültürpark’taki Atlas Pavyonu’nda açılan “Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi” sergisini, orada izleyebileceğiniz bu görüntülerin bende bıraktığı duygulardan yola çıkarak anlatmaya başladım. Çünkü bir şairin hayatına yaklaşırken bazen küçücük bir ayrıntı, uzun bir yaşamöyküsünün açamadığı kapıyı aralıyor.

Folkart’ın yapımcılığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde hazırlanan sergi, Nâzım’ın çocukluğundan yolculuklarına, hapishane yıllarından aşklarına ve memleket özlemine uzanıyor. Fuaye dâhil 15 salona yayılan, 2 bin 125 metrekarelik bir çalışma bu. Yüzlerce fotoğraf, el yazması, belge, nadir kitap, kişisel eşya ve görsel-işitsel kayıt bir araya getirilmiş.

Bu genişliğin içinde benim asıl merak ettiğim, insana yaklaşabildiğimiz yerler. Bir el yazısının önünde neden uzun uzun dururuz? Basılı sayfada okuyabileceğimiz kelimeleri, bir de sahibinin elinden çıktığı hâliyle görmek neden heyecanlandırır bizi? Kalemin kâğıda değdiği zamanı düşünürüz belki. O cümlenin henüz tamamlanmadığı, yazarının bir sonraki kelimeyi aradığı ânı… Bildiğimiz bir eserin, bir zamanlar bir insanın masasındaki kâğıtlardan ibaret olduğunu fark ederiz. Yazılanlar kalıcılaşmış, o günün gündelik hayatı ise uzaklaşmıştır.

Yıllardır yaşamöyküsü kitapları hazırlarken beni en çok bu ayrıntılar kendine çekti. Tarihlerin arasına sığmayan alışkanlıklar, bir eşyanın sakladığı hatıra, mektubun kenarında kalmış birkaç kelime… Bir insanı kendi zamanının içinde düşünebilmemizi sağlayan izler.

“Romantika”da Nâzım’ın kişisel eşyalarının yer aldığı çalışma odasının bir replikası da bulunuyor. Üstelik tasarıma ilgisini, bir kitabın arkasına çizdiği eskizden hareketle yaptırdığı ve kullandığı mobilyalar üzerinden izlemek mümkün.

Bu ayrıntıyı seviyorum. Yazacağı şiir kadar, çalışacağı odanın biçimini de düşünen bir insan var karşımızda. Eşyayla, mekânla, çizgiyle uğraşan; çevresini kendi düşüncesine, ihtiyacına göre düzenleyen bir Nâzım.

Kamerasını eline aldığında gördüğümüz merak, burada başka bir biçimde sürüyor.

Nâzım Hikmet’in ve Vera Tulyakova’nın kıyafetleri önünde

Sergide Nâzım’a ait ona yakın özgün resim de yer alıyor. Abidin Dino, Avni Arbaş, Jak İhmalyan, Natalya Gonçarova ve daha birçok sanatçının çalışmaları, Nâzım’ın çevresinde oluşan geniş sanat dünyasını bugüne taşıyor.

Duvardaki büyük boyutlu resmin sanatçısını da özellikle anmak istiyorum: Sedat Girgin. Sergi için hazırladığı 260 × 780 santimetrelik kompozisyonda Nâzım Hikmet’i ve “Kuvâyi Milliye Destanı”nın dünyasını buluşturuyor. Yaklaşık sekiz metreye uzanan bu eserde, şairin dizeleri bugünün bir sanatçısının yorumuyla karşılık buluyor. Bir memleketin zor zamanlardan geçerek ayağa kalkışını anlatan destan, resmin diliyle yeniden düşünülüyor.

Böylece sergi, Nâzım’ın geçmişten bugüne ulaşan eserlerinin yanında, bugün onunla kurulan yaratıcı ilişkiye de yer açıyor. Sedat Girgin’in katkısını bu bakımdan ayrıca kıymetli buluyorum.

Serginin hazırlık sürecinde ortaya çıkan Ara Güler fotoğraflarının hikâyesi, bu bakımdan ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın bir bölümü İtalya’da “Şu 1941 Yılında” adıyla yayımlanırken Nâzım, kitaba Ara Güler’in çektiği fotoğraflarının da eklenmesini istiyor. Fotoğrafları seçip gönderen Ara Güler, dönemin siyasi koşulları ve kaygıları nedeniyle adının yayında bulunmasını istemiyor. Sergi hazırlıkları sırasında arşivde yeniden bulunan bu kareler, şimdi hikâyeleriyle birlikte izleyiciye ulaşıyor.

Filmde gülümseyen bir yüzü izlerken bir hayatın yalnızca o andan ibaret olmadığını biliyoruz. O günün öncesinde yaşananlar, sonrasında beklenecek haberler, uzakta kalan insanlar var. Kameranın gösteremediği, fakat bizim o görüntülere bakarken düşünmeden edemediğimiz şeyler…

Serginin adı da bu hayatla edebiyat arasındaki geçişten geliyor. Nâzım’ın 1962’de tamamladığı, Türkçede “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adıyla yayımlanan otobiyografik romanının ilk adı “Romantika”. Romanın zaman örgüsünün İzmir’de bir kulübede başlaması, serginin bu kentte açılmasına ayrıca anlam katıyor. İzmir, anlatılan ömrün içindeki duraklardan biri olarak karşılıyor Nâzım’ı.

Melih Güneş’in yıllara yayılan emeği

Böylesine kapsamlı bir serginin arkasında, yıllara yayılan bir araştırma ve sabır var. Burada küratör M. Melih Güneş için ayrı bir parantez açmak istiyorum.

Yaklaşık yirmi yıldır Nâzım Hikmet üzerine çalışan, Nâzım için hazırladığım Ustalara Saygı programlarında bana büyük destek veren Güneş’in emeği, bu serginin temelini oluşturuyor. Şairin ailesiyle, yakın çevresiyle, arşivlerle ve koleksiyonerlerle zaman içinde kurduğu güven ilişkileri sayesinde farklı yerlerde korunan belgeler, eşyalar ve eserler İzmir’de buluşabiliyor. Bir el yazmasının izini sürmenin, bir fotoğrafın hikâyesini araştırmanın, kişisel bir eşyanın emanet edilmesini sağlamanın ne kadar uzun ve dikkat isteyen işler olduğunu, yaşamöyküleri üzerine çalışan biri olarak iyi biliyorum.

Güneş’in çalışmasında kıymetli bulduğum, bu birikimi insanı meraka çağıran bir anlatıya dönüştürmesi. Nâzım’ın çalışma odasından kamerasına, çizimlerinden mektuplarına uzanırken şairin gündelik hayatına yaklaşabileceğimiz ayrıntılara yer açıyor. Büyük bir ismin çevresinde biriken bilgilerin arasından insanın kendisini görebilmek, ciddi bir küratörlük duyarlılığı ve tutkusu gerektiriyor; tam anlamıyla ‘deli işi’ diyebileceğimiz bir adanmışlık.

Melih Güneş’in emeğini gönülden kutluyorum. Nâzım’a duyulan sevginin araştırmayla, bilgiyle ve süreklilikle beslenmesinin değerli bir örneği bu çalışma. Onun, burada bir araya gelen birikimin Türkiye’de kalıcı bir Nâzım Hikmet Müzesi kurulmasına katkı sağlaması yönündeki dileğini de önemsiyorum. Böylesine güçlükle oluşturulmuş bir bütünün geleceğini düşünmek, serginin kendisi kadar değerli.

Elbette bu büyük çalışmanın gerçekleşmesini sağlayan bir ekip var.

Yapımı üstlenen Folkart’ın ve Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak’ın kültür sanat alanına sağladığı desteği; ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ve Başkan Cemil Tugay’ın katkısını anmak gerekiyor. Proje Direktörü Ünal Ersözlü, serginin hayata geçirilmesindeki sorumluluğuyla bu emeğin önemli isimlerinden. Sergi kimliği ve tasarımını üstlenen Ömer Durmaz, geniş malzemeyi mekânda bir araya getiren görsel anlatıyı kuruyor.

Türkiye’den ve yurt dışından yaklaşık 25 kişi, kurum, arşiv ve koleksiyonun katkısı var sergide. Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi, İstanbul ve Moskova’daki Nâzım Hikmet kültür ve sanat vakıfları, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi, Piraye Koleksiyonu, Gürkan Us Koleksiyonu ve Güneş’in kişisel arşivi bunlar arasında. Vera’nın arşivi, Nâzım’ın Moskova’daki evi ve oğlu Mehmet Hikmet’in Fransa’daki yaşamından ve aile arşivinden gelen materyaller de anlatıyı tamamlıyor.

Bir sergiyi gezerken çoğu zaman vitrinin içindekine bakıyoruz. Ben, o vitrinin önünde durmamızı mümkün kılan insanları da düşünmek gerektiğine inanıyorum. Bir kâğıdı atmayanı, bir fotoğrafı saklayanı, bir filmin kaybolmasına izin vermeyeni; bunları araştıran, koruyan ve bizimle buluşturanları…

Nâzım’ın kamerasından Vera’nın yüzüne bakabiliyorsak, aradaki yılları aşan böyle bir emek sayesinde.

Hepsine gönülden teşekkür borçluyuz.

Nâzım’ın Moskova’daki mezarı için hazırlanmış eskiz projeleri ilk kez bu sergide kamuoyuyla buluşuyor. Mezar taşlarının gerçek ölçülerdeki replikaları da yer alıyor.

Bir çalışma odası, bir mezar… Aralarında şiirlerle, yolculuklarla, sevdalarla dolu bir ömür.

Fakat benim aklım yine filme dönüyor, bir kez daha izlemek için gösterildiği odaya geçiyorum. O açık renk otomobile, ağaçların arasındaki güne, Vera’nın kameraya çevrilen yüzüne…

Bir şairden geriye kelimeleriyle birlikte bakışının da kalabilmesi ne kıymetli. Yıllar sonra, onun bir zamanlar dikkatini verdiği küçük bir âna biz de dikkat kesiliyoruz. Hayatının içinden birkaç saniye, bizim günümüzün içine karışıyor.

“Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi”, 15 Ocak 2027’ye kadar İzmir Kültürpark Atlas Pavyonu’nda ziyaret edilebilecek.

Yolunuz düşerse o görüntülerin önünde biraz durun.

Vera kameraya döndüğünde, karşısında Nâzım’ın bulunduğunu düşünün.

Belki siz de benim gibi, filmin biraz daha sürmesini isteyeceksiniz.

Kaynak: Ekonomim.comOrijinal Habere Git →
İlgili Haberler