ELVİN GÜRENLİelvin.gurenli2001@gmail.com
Bodrum’un yaz aylarında giderek güçlenen sanat programına bu kez moda dünyasının en tanınmış ailelerinden Missoni’nin renkli dünyasından gelen bir isim dahil oldu. Francesco Maccapani Missoni’nin “Can Colors Remember Each Other?” başlıklı kişisel sergisi, 14 Ağustos’ta ZAI Bodrum’da açıldı ve 20 Eylül’e kadar ziyaret edilebilecek. DG ART Gallery & Project çatısı altında gerçekleşen serginin eş küratörlüğünü Begüm Güney ile birlikte üstleniyorum. Ancak bu projeyi benim için ilginç kılan yalnızca Francesco’nun Missoni soyadını taşıması değil. Asıl dikkat çekici olan, moda ve tasarım dünyasıyla bu kadar güçlü biçimde özdeşleşmiş bir renk anlayışının, çağdaş sanat alanında farklı bir üretim pratiğine dönüşmesi.
Missoni denildiğinde akla ilk gelen şeylerden biri renk. 1950’lerde Rosita ve Ottavio Missoni tarafından kurulan marka; örgü, zikzak desenler ve güçlü renk kombinasyonlarıyla moda tarihinin kendine özgü görsel dillerinden birini oluşturdu.
Francesco Maccapani Missoni ise bu mirası doğrudan moda üzerinden sürdürmek yerine, renk ve malzeme arasındaki ilişkiyi sanat alanında araştırıyor. Mimarlık eğitiminin de etkisiyle üretimlerinde geometri, ritim, yapı ve renk arasındaki ilişki öne çıkıyor.
Bodrum’daki sergide yer alan eserlerinde kullandığı kurdeleler ve kâğıt şeritler de bu yaklaşımın en belirgin unsurlarından biri. İlk bakışta oldukça sade görünen işler, yaklaştıkça çok daha karmaşık bir yapıya dönüşüyor. Yüzlerce şerit birbirine ekleniyor, kesişiyor ve geriliyor. Uzaklaştığınızda ise bütün bu küçük detaylar bir araya gelerek büyük renk alanları oluşturuyor. Burada renk, yalnızca yüzeye uygulanan bir unsur değil; eserin fiziksel yapısının doğrudan bir parçası.
(Soldan sağa) Serhat Neziroğlu, Mithat Erdem, Francesco Maccapani Missoni, Narin Akçelik, Pınar Perim Kertik, Begüm Güney.
Serginin başlığındaki “Can Colors Remember Each Other?” sorusu, Francesco’nun üretimini anlamak için iyi bir başlangıç noktası. Çünkü burada renkleri tek başına düşünmek mümkün değil. Bir rengin nasıl göründüğü, yanında hangi rengin bulunduğuna göre değişiyor. Aynı kırmızı, başka bir kırmızının yanında farklı; başka bir yüzeyin üzerinde ise bambaşka bir etki yaratabiliyor.
Bu fikir sanat tarihinde yeni değil. Josef Albers’in renk üzerine çalışmalarından biliyoruz ki renk, içinde bulunduğu bağlamdan bağımsız olarak algılanamıyor. Francesco’nun işlerinde ise bu ilişki yalnızca gözle değil, doğrudan malzemeyle kuruluyor.
Kurdeleler birbirlerinin üzerine geliyor, birbirlerinin ritmini değiştiriyor ve yüzeyin tamamını birlikte oluşturuyor. Bu nedenle renk burada resmin üzerine eklenmiş bir unsur değil; eseri meydana getiren temel malzemelerden biri.
Bir serginin izleyiciyle buluşan kısmı, aslında uzun bir hazırlık sürecinin yalnızca son aşaması. Bodrum’da bugün gördüğümüz eserlerin her birinin sergi alanına ulaşması da kendi içinde dikkatli bir organizasyona sahip.
Eserlerin Milano’dan Bodrum’a taşınması; paketleme, nakliye, gümrük işlemleri ve sergi alanındaki kurulum süreçlerinin koordinasyonunu gerektirdi. Özellikle farklı ölçülere ve hassas malzemelere sahip çalışmaların fiziksel yapısının korunması, bu süreçte ayrı bir önem taşıdı.
Bu lojistik süreci başından sonuna kadar Lal Dina Roso yürüttü. Eserlerin güvenli biçimde Bodrum’a ulaşmasından sergi alanındaki yerleşimlerine kadar uzanan bu süreç, serginin arka plandaki en önemli parçalarından biriydi.
Sanat dünyasında çoğu zaman yalnızca ortaya çıkan eseri görüyoruz. Oysa bir serginin gerçekleşebilmesi için sanatçı ve küratörlük kadar üretim, nakliye, gümrük ve kurulum gibi pek çok farklı alanın da birlikte çalışması gerekiyor. Özellikle uluslararası projelerde, eserin yolculuğu serginin kendisinin bir parçasına dönüşüyor.
Bugün sanat dünyasında farklı disiplinlerin birbirine yaklaşması artık yeni bir durum değil. Moda, tasarım, mimarlık ve çağdaş sanat arasındaki sınırlar giderek daha geçirgen hale geliyor. Francesco Maccapani Missoni’nin pratiği de bu kesişimin iyi örneklerinden biri. Çünkü burada Missoni ailesinden gelen güçlü bir renk hafızası var ama bu hafıza doğrudan bir moda estetiğinin tekrarı olarak karşımıza çıkmıyor. Aksine, renk başka bir alanda yeniden düşünülüyor.
Dokuma, Francesco için yalnızca bir üretim yöntemi değil. Her yeni şerit, kendisinden önce gelenle bir ilişki kuruyor ve yeni bir yapının oluşmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle işlere baktığınızda yalnızca renkleri değil, renklerin birbirleriyle kurduğu ilişkiyi de görüyorsunuz.
Bu açıdan bakıldığında eserler, bir anlamda sürekli bir karşılaşma alanı yaratıyor. Hiçbir renk tamamen tek başına değil; her biri diğerinin varlığıyla anlam kazanıyor.
Bu serginin Bodrum’da gerçekleşmesini de ayrıca önemli. Bodrum son yıllarda yaz sezonunda sanatın daha görünür olduğu şehirlerden biri haline geldi. Galerilerin, sanatçıların, koleksiyonerlerin ve farklı disiplinlerden yaratıcı isimlerin yaz aylarında burada buluşması, Bodrum’un yalnızca bir tatil destinasyonu olmanın ötesine geçmesini sağlıyor.
Francesco’nun sergisinin ZAI Bodrum’da gerçekleşmesi de bu dönüşümün bir parçası. Proje, DG ART Gallery & Project’in uluslararası sanat programı kapsamında, RMA Holding’in Montes by Missoni projesinin desteğiyle hayata geçiriliyor. Proje ortağımız Pınar Perim Kertik’in katkılarıyla şekillenen bu çalışma, galeri sahibi Dursun Gündoğdu’nun sanat alanındaki vizyonunun da bir devamı niteliğinde.
Bodrum’un doğal ve sosyal atmosferi de serginin renk ve malzeme üzerine kurulu dünyasıyla ilginç bir karşılaşma yaratıyor. Yaz ışığı, mekanın mimarisi ve çevrenin güçlü renkleri, eserlerle izleyici arasındaki deneyimi ister istemez değiştiriyor.
Sergi üzerinde çalışırken beni ve serginin eş küratörü Begüm Güney’i en çok düşündüren şey, başlığındaki soru oldu: Renkler birbirini gerçekten hatırlayabilir mi? Belki hayır. Ama renklerin bizde bıraktığı izlerin bir hafızası olduğu kesin.
Bir renk bize bir mekanı, bir dönemi, bir kişiyi ya da daha önce yaşadığımız bir anı hatırlatabiliyor. Üstelik bu hatırlama her seferinde aynı şekilde gerçekleşmiyor. Bugün baktığımız bir renk, yıllar önce gördüğümüz aynı renkten farklı bir şey ifade edebiliyor.
Francesco’nun eserlerinde de benzer bir durum var. Aynı renk, başka bir rengin yanında farklılaşıyor. Aynı eser, farklı bir açıdan bakıldığında başka bir ilişki kuruyor. Eserin kendisi değişmiyor ama bizim deneyimimiz değişiyor.
Belki de serginin asıl meselesi tam olarak bu.
Renklerin birbirini hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyorum. Ancak bir araya geldiklerinde birbirlerini değiştirdikleri kesin. Ve sanatın da çoğu zaman yaptığı şey bu değil mi? Daha önce bildiğimizi düşündüğümüz bir şeyi, başka bir şeyle karşılaştırarak yeniden görmemizi sağlamak.
