“Aşil Kalkanı’nı tek bir hava savunma sisteminin satın alınması olarak değil, Yunanistan’ın hava ve füze savunma mimarisini bütünüyle dönüştürme girişimi olarak değerlendirmek gerekir. Projenin, Yunanistan’ın elindeki Patriot sistemleriyle İsrail menşeli David’s Sling, SPYDER ve BARAK MX sistemlerini radarlar ve ulusal bir komuta-kontrol ağı üzerinden bütünleştirmesi öngörülüyor. Ayrıca stratejik bölgelerin İHA saldırılarına karşı korunması amacıyla Drone Dome sistemlerinin tedariki de gündemde. Böylece savaş uçakları, balistik ve seyir füzeleri, insansız hava araçları ve kamikaze dronlar gibi farklı irtifa, menzil ve hızdaki tehditlerin ortak bir ağ üzerinden tespit edilmesi, sınıflandırılması ve tehdide en uygun önleme aracının seçilmesi amaçlanmaktadır. Bu yapı, pahalı önleyici füzelerin düşük maliyetli dronlara karşı gereksiz kullanılmasını azaltabilir. Sistem savunma amaçlı olsa da güç dengesi bakımından bütünüyle pasif değil. Bir devletin ilk saldırıdan sonra askeri kapasitesini koruyabilmesi, kriz sırasında daha fazla risk almasına da imkan sağlayabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı kısa vadede Türkiye–Yunanistan askeri dengesini tek başına tersine çevirmese bile Türkiye’nin hava gücü, füze ve İHA kapasitesi karşısında Yunanistan’ın savunma dayanıklılığını artırarak Ankara’nın operasyonel hesaplarını karmaşıklaştırabilir.”
“Türkiye’nin Yunanistan politikası yıllardır değişmemiş ve Ege’de emrivakileri engelleyici, Lozan Barış Antlaşması dengelerine saygı duyulmasını bekleyici, iyi komşuluk işbirliği alanlarını geliştirici bir çizgide durmuştur. Bu durum Yunanistan’ın hava savunmasını yenilemesi ile değişmez. İş çatışmaya gelince her silah sisteminin üstün ve eksik yanları vardır. Bu aşamaya işlerin gelmeyeceğini düşünmek için geçmişte savaşın eşiğinden dönen 4 önemli krizin 1974’ten bu yana nasıl yönetildiğini anımsamak yeterlidir. NATO güney kanadı artık Soğuk Savaş'taki önemini yitirmiştir. Artık başka aktörler ve değişik jeostratejik konumlar gündemdedir.”
“Yunanistan kendisini bölgesel merkez olarak konumlandırmaya çalışıyor. ABD ile genişleyen askeri iş birliği, Fransa ile imzalanan savunma anlaşması, İsrail’le ortak tatbikatlar ve uçuş eğitim merkezi ile Yunanistan–Kıbrıs Rum Yönetimi–İsrail üçlü mekanizması bu politikanın parçalarıdır. Yunanistan tek başına Türkiye’yle kapasite yarışına girmek yerine, Türkiye’nin sorun yaşadığı veya rekabet ettiği aktörlerle geliştirdiği ilişkiler üzerinden bir dengeleme ağı kurmaktadır. Türkiye–İsrail ilişkilerinin bozulması, Yunanistan’ın İsrail bakımından stratejik değerini yükseltiyor. Bununla birlikte bu ilişkinin değişmez bir bloklaşmaya dönüştüğü de varsayılmamalı.”
“Türkiye’nin izlemesi gereken politika askeri hazırlık, hukuki itiraz ve diplomatik kriz yönetimini birlikte içermelidir. Ankara öncelikle sistemin hangi adalara ve hangi askeri tesislere konuşlandırılacağını yakından izlemeli; gayri askeri statüdeki adalara radar, füze veya elektronik harp sistemi yerleştirilmesi durumunda hukuki ve diplomatik itirazını açık biçimde ortaya koymalıdır. Buna paralel olarak Türkiye’nin kendi katmanlı hava savunmasını, elektronik harp kapasitesini, uzun menzilli hassas vuruş imkanlarını ve insansız sistemlerini geliştirmesi doğaldır.”
“2020’de Oruç Reis’in Doğu Akdeniz araştırmaları ve karşılıklı NAVTEX ilanları Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde gerilimi zirveye taşıdı. 2021’de istikşafî görüşmeler yeniden başlasa da temel sorunlarda ilerleme sağlanamadı. 2023’te depremler sonrası başlayan yumuşama, 2024-2025’te deniz yetki alanları ve askeri modernizasyon tartışmalarıyla yeniden gerildi. 2026’da diyalog sürerken Aşil Kalkanı, Ege’deki askeri hareketlilik ve karşılıklı güvenlik adımları gerilimi yeniden öne çıkardı. Buna rağmen kriz önleyici iletişim kanalları açık kalırken temel hukuki uyuşmazlıklar çözülmüş değil. Önümüzdeki dönemde adaların askeri statüsü, deniz yetki alanları, savunma sistemleri ve Türkiye-İsrail ilişkileri belirleyici olacak.”
