Bir padişahın gelini, bir padişahın hanımı, bir padişahın da annesi olan Gülbahar Hatun’u Trabzonlu merhum Mahmud Goloğlu, 12 Temmuz 1949 tarihli Yeniyol gazetesinde, “Ramazan Münasebetiyle” başlığıyla yayınladığı yazıda bize şöyle tanıtıyor. Yazı; hikâye, hatta masal üslubuyla kaleme alınmışsa da tam bir tarihî gerçektir ve ibret sahneleriyle doludur.
Geliniz, merhum Goloğlu’nu birlikte dinleyelim:
“Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde Fatih Sultan Mehmed diye bir padişah varmış. Bu padişah çok cesur, çok kudretli, çok bilgili ve çok iyi bir padişahmış. İstanbul gibi dünyalar cenneti bir şehri Türklerin ülkesine katmış ve bir zaman orada istirahat etmiş.
Günlerden bir gün hiç kimseye sebebini söylemeden yine yol hazırlığına başlamış. Ordusunu ve donanmasını hazırlamış. ‘Haşmetli efendim, bu hazırlıklar nereye gitmek için?’ diye soranlara, ‘Bu sırrımı sakalımın teli bilse onu bile çekip koparırdım’ diye cevap vererek yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, Koyulhisar denen yere gelmiş. O sırada Trabzon’daki Rum Kralının damadı olan Uzun Hasan da korkusundan Kemah’a kaçmış. Annesi Sârâ Hanım’ı Fatih’e ricacı göndermiş. Maksadı, Trabzon’u Fatih’in elinden kurtarmakmış. Fakat Fatih, Trabzon yoluna koyulmuş. Yolda giderken önlerine bir dağ çıkmış ki, burayı yürüyüp geçmekten başka çare olmadığından padişah da atından inip yürümeye başlamış. Padişahın yorulduğunu gören Sârâ Hanım, ‘Padişahım, bu kale bu kadar meşakkate değer mi?’ deyince padişah da ona şu cevabı vermiş: ‘Valide, garazım (maksadım) kale zaptetmek değil, elimde olan seyf-i şeriatın (şeriat kılıcının) hakkını ifa ile vazifemi icra eylemektir.’
Böylece yoluna devam eden Fatih Sultan Mehmed, askerlerini istirahat ettirmek için Maçka’da orduya mola verir ve kendisi de atından inmeden terini silerek dere kenarındaki bir Rum kızından su ister. Genç Rum dilberi bir tasa su koyarak padişaha götürürse de tam vereceği zaman parmağını içine batırır. Padişah pislenen suyu içmez ve tekrar getirmesini söyler. Genç kız ikinci kez suyu verirken bu defa içine bir yaprak atar. Hayretler içinde kalan padişah bu suyu da içmez, nihayet üçüncü defa gelen suyu içer ve genç kıza niçin evvelkilere parmağını soktuğunu ve yaprak attığını sorar. Kız da bu işi padişahın terli olması dolayısıyla yaptığını ve bu suretle zaman kazandırarak padişahın terinin kurumasını beklediğini söyler.
Bu söz padişahın çok hoşuna gider ve bu Rum dilberini yanına alarak önce Trabzon’a, sonra İstanbul’a götürür, oğlu Sultan Bâyezid’e verir. Sultan Bâyezid’in de bu kadından bir çocuğu dünyaya gelir ki ismi Yavuz Sultan Selim’dir.
Gel zaman, git zaman bu cariye padişahın gözünden düşer. Ve artık bu karısının yüzünü görmek istemeyen zamanın padişahı Sultan Bâyezid, onu kendi memleketine (Trabzon’a) sürgün eder. Bir vapurla yola çıkan kadın küçük yavrusu Selim’i de yanına alır. Vapur fırtınaya mı yakalanır, yolunu mu şaşırır, her ne hal ise, bu muhteşem yolcusunu ‘Fol’ yahut ‘Büyükliman’ denen yerde karaya çıkarır. Genç kadın sevimli şehzadesi ile buradan kara yolu ile Trabzon’a gelir ve İmaret Mahallesi denen yerde bir cami ve yanında medreseler yaptırır. Sonradan bu cami ve medreselere, Hatûniye Camii ve Medreseleri denir. Caminin ve medreselerin idaresini temin için ayağını karaya bastığı yerden buraya kadar olan arazi bunların vakfı olsun der. Bu sebeple Büyükliman denen yerin ismi de o tarihten sonra Vakfıkebir (Büyük Vakıf) olur...”
İşte Vakfıkebir ilçesinin hikâyesi böyle...
Bu hayırsever Osmanlı hanımıyla ilgili diğer bir yazıya yine hayli eski bir gazetenin sayfaları arasında rastladım. Trabzon Senatörü ve emekli General Yusuf Demirdağ’ın “Gülbahar Hatun” başlığıyla neşrettiği bu yazısını da yine gelin birlikte okuyalım:
“Bu makaleyi yazmaktan maksadım, tarih sayfaları arasına sıkışan ve zaman geçtikçe unutulan büyük bir Türk kadınını bugünkü torunlarına hatırlatmaktır.
Asırları ve hadiseleri yapraklarında toplayan dünya tarihi tetkik edildiği vakit peygamber anaları, kral, kraliçe ve imparator anaları, devlet idare eden kadınlar, eski Türklerde at üstünde harp eden, ok atan, kılıç ve mızrak kullanan; dünya milletlerine örnek olan Türk İstiklâl Harbi’nde kocalarıyla omuz omuza harp eden, ateş muharebesine giren, Allah Allah nidalarıyla ve Mehmetçikle birlikte süngü hücumuna kalkan kahraman kadınlar, âlim kadınlar, doktor ve hemşire kadınlar; mühendis, mimar ve diğer sanatkâr kadınlar, pilot kadınlar görüldüğü gibi, bir de bütün dünyayı bir hâkâna az gören Yavuz Sultan Selim gibi Türk ve dünya tarihinin eşsiz cesaret, kahramanlık, irade ve iman örneği bir cihangîri doğuran, büyüten, terbiye eden, ona cihangirlik ruhunu ve ateşini aşılayan büyük bir Türk kadını da görülür ki, bu Gülbahar Hatun’dur.
Bu büyük kadın kadirşinas Trabzon’un ortasında kartal bakışlı ve cesur Trabzonluların himayesinde, mütevazı türbesinde yatmaktadır. Türbenin harici restore edilmişse de, dahili bu büyük kadının ismiyle mütenasip olmayacak şekilde bakımsızdır.
Mazisine hürmet etmeyen, istikbalinden emin olamaz. İlgililerin dikkatlerini çekerim. Unutanlar unutulurlar.
Büyük Fatih Sultan Mehmed’in gelini ve İkinci Bâyezid’in karısı olan Gülbahar Hatun, kocası Amasya mutasarrıfı iken 1470’de Yavuz Sultan Selim’i doğurmuştu. Yavuz, Trabzon’a tayin edilinceye kadar dedesi büyük Fatih’in, anasının ve babasının tedris ve terbiyeleri altında büyümüş, yetişmiş ve gittikçe genişleyen imparatorluğun idaresine alıştırılmıştı. Yavuz, doğuştan cengâver ruhlu yaratılmıştı. Çok güzel ata biner, ok atar, kılıç ve mızrak kullanırdı. Onun sayısız meziyetlerinin başında da iman, cesaret ve iradesi zikredilir. Nitekim babasının idaresini beğenmeyen Yavuz, mücadele ede ede 1512’de, 42 yaşında tahta çıkmıştı. 8 yıl padişahlık yapan bu tarihlere sığmayan serdar, 8 yılda 80 yıllık iş görmüş, memleketi içten kemirecek olan mezhep mücadelelerini ortadan kaldırmıştı.
Gülbahar Hatun oğluna, idarede âdil olma, ilmi ve ulemayı himaye, fakir, öksüz ve yetimlere yardım ve iman aşılama suretiyle hakiki analık vazifesini yapmıştı. Trabzon’da vefat eden bu büyük kadın, mütevazı türbesinde sessiz ve sakin yatmaktadır. Nur içinde yatsın.
1. Gülbahar Hatun’un ismi, Trabzon’da bir kız okuluna verilmelidir.
2. Trabzon’da, mahallî olarak her yıl Gülbahar Hatun anılmalıdır.
3. Trabzon’da kurulan kütüphaneye Gülbahar Hatun’un ismi verilmelidir. Kadirşinaslık, bunları gerektirir.”
Bu vesileyle belirteyim: Memleketim Tokat’ta da bu hanımın bir camisi vardır. Bu cami halk arasında “Meydan Camii” diye isimlendiriliyorsa da asıl adı: Gülbahar Hatun Camii’dir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, başta İstanbul olmak üzere Türkiye genelindeki hanım sultanlara ait camileri, mescitleri, çeşmeleri, hamamları ve sair hayır eserlerini içine alacak hacimli bir kitabı ne zaman yayınlayacak?
